1 Şub 2025

Mustafa Kemal'in Askerleriyiz!

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür. 
Fiziksel olarak aramızda bulunmuyor oluşu onun tamamen ebediyete intikal ettiği anlamına gelmez. 
Bu büyük bir yanılgıdan ibarettir.
Fikirleri ile hâlâ aramızda yaşamaya devam ediyor ve edecektir. 
Bu şüphesiz bir gerçektir. 
Ulu Önder'imizin de belirttiği gibi:
''Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.''
O'nun izi.
O'nun sesi.
O'nun yolundan. 
O'nun yaktığı ışıktan. 
Daima...
''İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal...
İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir!
O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.
Ben, onların rüyasını temsil ediyorum.
Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.
O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz.
Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!''

O biziz.
Mustafa Kemal'in Askerleriyiz!

''Kırılsa da kanadımızAsiye çıksa da adımız
Duyan duysun
Bilen bilsin
Gülüm
BÖYLEDİR BİZİM SEVDAMIZ!''

-Zülfü Livaneli / Böyledir Bizim Sevdamız



9 Kas 2024

Ata'ya Minnet

 “Ben nerede bir çift göz gördümse tuttum onu güzelce sana tamamladım. Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu. Bir bunun için yaptım.” der Cemal Süreya bir şiirinin dizelerinde. Aklıma hemen sen gelirsin Ata'm. Çünkü ben de nerede bir çift göz gördümse senin ,denizin yahut gökyüzünün bile kıskanabileceği, masmavi gözlerine tamamlarım. Mesela okula giden bir kız çocuğunun gözlerinde görürüm. Okula giden küçücük bir kız çocuğunun gözlerindeki umut ışığında, eğitim arzusunda görürüm seni. Bir Anadolu gencinin yahut yaşlısının gözlerindeki vatan sevgisinde görürüm. Bu vatanda bulunan her Türk evladının kendi milletinin marşını okurken ki duruşunda, bayrağına bakışında, sesindeki kararlılığında görürüm Ata’m. Bir Anıtkabir gezisinde ziyaretine gelen evlatlarının yangın yüreklerinde, minnet dolu buğulu bakışlarında görürüm. Gördüğüm o binlerce gururlu, kararlı, yiğit, cesur gözü tutup güzelce sana tamamlarım. Sen binlerce kez yaşayasın diye yaparım bunu, bir senin için yaparım. Kalbimde hissederim seni Ata’m! Ayağımı bastığım toprakta, aldığım nefeste, adını andığımda titreyen sesimde hissederim seni.

 Zaman ve hislerim bir 10 Kasım sabahı durur seninle. Saatin tam da 9’u 5 geçtiği vakit hem de...

29 Ekim 1933 günü senden duymadığımız fakat kağıda yazdığın yazıyı hatırlıyor musun Ata’m? Hani Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü kutlanırken Ankara’da milletine seslendiğin vakit elindeydi. 7 sayfaydı hani... “Türk Milleti, ebediyete akıp giden her on senede bu büyük millet, bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türk'üm diyene!” diyerek sonlandırmıştın sözlerini. Peki ya söyleyemediğin şeyler de var mıydı Ata’m? Günün coşkusu bölünmesin diye, veda eder gibi konuşmamak için üstünü çizdiğin birkaç satır yazın var mıydı? Sen de biliyorsun ki şu sözler yazıyordu o kağıtta Ata’m: “Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni Hatırlayınız.”

Seni unutmak ne mümkün Ata’m!

Biz 1938’den bu yana hiçbir zaman: Mevcudiyetimizin ve istikbalimizin yegâne temelini unutmadık. En kıymetli hazinemizi unutmadık. İstikbalde dahi bizi bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhili ve hârici bedhahları unutmadık. Emanetini unutmadık. Biz seni hiç unutmadık Ata’m! Seni bir gün değil bir saniye bile unutmadık. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bulunan, yaşayan ve Ata’nın evladı olan her Türk, bugün şehidinin kanıyla sulanmış bu kutsal vatan topraklarında kendi milletinden insanlarla kendi dilini özgürce konuşabiliyor ve yaşayabiliyorsa bunu tek bir kişiye borçludur o da evladı olduğum, olduğumuz; Başkomutan, Ulu Önder, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Sonsuz sevgi, saygı, özlem ve minnetle... İzindeyiz Ata'm. Ta ki son Kasım'a dek...

Okuyucuma dipnot:

Geçen sene bu zamanlar okulumda 10 Kasım için bir anma töreni düzenlenecekti. Edebiyat öğretmenim bir toplantı yapıldığını ve düzenlenecek anma töreninde konuşmayı okulun kuruluşundan beri ilk defa bir öğrencinin yapılmasını istendiğini bu kişi için de benim adımın verildiğini söylemişti. Senenin başında herhangi bir edebî faaliyette bulunmayacağıma dair kendime söz vermiştim çünkü katılacağım edebî faaliyet dışında ailem,arkadaşlarım,derslerim her şeyden kendimi soyutlayıp işime odaklanıyordum. Fakat bu sefer başkaydı. Konu Mustafa Kemal Atatürk'tü. Onur duyardım. Hiç düşünmedim ve kabul ettim. Yazmak istiyordum. Teneffüslerde bilgiler topluyor, karalamalar yapıyordum yaklaşık bir buçuk hafta öyle geçti fakat hâlâ Mustafa Kemal Atatürk'e layık bir yazı yazdığımı düşünmüyordum (ona layık bir yazı yazdığımı ve yazılabileceğini hâlâ da düşünmüyorum fakat yazmak istediğim olabilecek en iyisini yazmaktı) son birkaç gün kala yazımı toparladım ve teslim ettim. Edebiyat öğretmenim bana "Yağmur, Mustafa Kemal Atatürk'e "Ulu Önder" ifadesinin kullanılmaması gerekiyormuş geçen senelerde müdür bey bu yazıyı kullanan edebiyat öğretmeninin yazısından bu ifadeyi silmiş böyle bir şey yaşamayalım. Yazma." dedi. Benden böyle bir şey istemesine mi yoksa müdürün yaptığına mı şaşırayım bilemedim. "Tabii ki bu ifadeye mutlaka yer vereceğim hocam. İsterse bir de benim yazımdan silsin." dedim. Aradan bir gün geçti yazımı okumuş müdür bey. Hocamın yanına gittiğimde gözleri buğuyluydu. Anladım. Fakat bir yanım hâlâ ihtimal vermek istemiyordu. Bir baktım o ifadeyi kağıtta öyle bir çizmiş ki mavi bir tükenmezle... Kağıdın arkasına çıkmış izi... Görür görmez öğretmenler odasının ortasında "Bu ne hadsizlik?!" diye bağırmaya ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Öğretmenlerim sakinleştirmeye çalıştıkça "Bu adam nesil yetiştiriyor!" diye ağlamaya başladım. Bu zihniyetle dört sene mücadele vermiştim. Necip Fazıl'a yer vardı fakat Nâzım Hikmet'in bahsi geçemezdi. Fon müziğinde Zülfü Livaneli'ye bile yer verilmezdi. Bu adam üstelik edebiyat öğretmeniydi. 

Aradan bir saat geçti beni yanına çağırdı. "Anlat bakalım neymiş sorun?" dedi. Sakin bir şekilde kendimi açıkladım ve öfkemi bastırmaya çalıştım. Önder olanın Hz. Muhammed ve Ulu olanın Allah olduğundan bahsettiğinde okuduğu yazının bir dinî metin mi yoksa edebî metin mi olduğunu sordum ve ekledim. "Önünüzde duran kağıtta yazılanlar dinî içerikli bir metin değildir. Orada yalnızca Mustafa Kemal'den bahsedilmektedir. Beşer olan herhangi biri nasıl ki bir yaratıcıyla kıyaslanamaz ise siz de kıyas yapamazsınız." dedim. Lafı uzatmadım. "2023'ün Ocak ayında İstanbul'a gittiğimde Necip Fazıl'ın mezarına gittim; başında dualar okudum,şiirler okudum." dedim. Gözlerinin içi parlıyordu bu cümleleri kurduğumda... Ve sözlerime devam ettim. "Fakat ben Nâzım Hikmet'in mezarına gidemiyorum çünkü Moskova'da Novodeviçi Mezarlığında..." dedim. Gözünün feri söndü bu cümleleri kurduğumda. Anlayacağımı anlamıştım. Yazdığım kağıdı göstererek "Ya 10 Kasım günü bu yazdığım kompozisyonu "Ulu Önder" ifadesiyle okurum ya da siz kendinize başka bir öğrenci seçersiniz." dedim. Müthiş bir hoşnutsuzlukla "Nasıl istersen..." diyebildi. 

Ben 10 Kasım 2023 tarihinde bu yazıyı konferans salonunda yüksek sesle, "Ulu Önder" ifadesiyle okudum. 

Bu olay kimine çok gereksiz kimine yaptığımın saygısızca ve n'olursa olsun onun bir öğretmen olduğu düşüncesine kadar gidebilir. Yaptığımdan pişman değilim. Hatta az bile tepki verdiğimi düşünüyorum. Adının anılmasından rahatsız olan,korkan kim varsa her zaman daha gür söyleyeceğim! 

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'e saygı, sevgi ve hasretle...


31 Tem 2024

Genco Erkal


Ne mutlu bana onu senelerdir tanıyorum. 
Hiç tanışmadık. 
O beni hiç tanımıyor mesela...
Ama ben onu yaşarken anladım. 
Tanıdım.
Ne mutlu bana! 

Türkiye Cumhuriyeti,
Türk Dili ve Edebiyatı, bugün önemli bir değerini kaybetti. 
Bir devrimciyi, davacıyı...

Bense edebiyattaki idolümü kaybettim.
Pusulamı, güneşimi, çınarımı kaybettim. 
Şiire ses verenimi kaybettim. 
Nâzım'ın sesini kaybettim. 
Hâlâ inanmak güç geliyor. 

Onunla tanışmak en büyük hayallerimden biriydi. 
Davalarında yalnız olmadığını bilmesini ne çok isterdim!
Bir kez olsun Mustafa Kemalden bahsetmeyi.
Bir kez olsun uzun uzun Nâzımdan konuşmayı ne çok isterdim...

Kavgası en büyük davasıydı.
Bu dünya sana veda edemez. 
Bu edebiyat sana veda edemez. 
Ben sana veda edemem öğretmenim...
Veda ihanet olur. 
Ben seni yaşatmaya bakacağım. 
Senin Nazım'ı yaşattığın gibi.
Bu sefer de benim ''Yaşadım'' diyebilmem için...

Biz yaşamanın şakaya gelmeyeceğini önce Nâzım sonra senden öğrendik.
Dimdik yaşadın. 
Dosdoğru. 
Eğilip bükülmeden. 
El, etek öpmeden yaşadın. 
Dürütçe, mertçe.
Bir amaç uğruna!
Kavgan, davandı. 
Doğrun, davandı.

Nâzım'ı bize miras bıraktı.
Büyük usta'm, öğretmenim, çınar ağacım meşaleyi devretti. 
Ne Nâzım'ın ne de senin gözünüz arkada kalmasın. 
Işıklar yoldaşın olsun Genco Erkal. 

Nolursun Nâzım'a selam söyle vatanından. 
Çok sevinir o.
Gözyaşlarımdan bahsetme. 
Dayanamaz o...

Kavuştun üstat. 
Hasret bitti. 
Devridaim vakti!

Perde!
Alkışlar Genco Erkal'a...





9 Tem 2024

Müjgân'a Hasret

Denizin kokusunu yeni içime çekmeye başlamıştım. Bir anlığına tüm bu yaşam savaşından uzakta kendimle uzlaşmak istedim Müjgân.

İçimdeki her bir kırık, sargısız, henüz tıbbi veyahut kalbî herhangi bir müdahale de bulunulmayan yaralarımla ilgileniyordum. Zihnimden geçenler eskimiş bir tarihî köşkün etrafını saran sarmaşıklar misali beynimi ele geçiriyor, ruhumu boğuyor beni bir girdabın içine itiyordu. Bu girift savaş, hayatın tüm renklerini solduruyor ve içimi büyük bir kederle dolduruyordu. Sana ihtiyacım vardı Müjgân. Sesini duymaya, gözlerine bakmaya, varlığını hissetmeye ihtiyacım vardı.

Sokaktaydım. Sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Akşam saatlerinde açılan iki sokak ötedeki parlak yanan kırmızı sokak lambalarının arasındaki popüler, küçük, nezih mekan müşteriler için hazırlık yapmaya başlamış, masalara tek tek yerleşen kadehleri ters çeviren garsonlar mezeleri hazırlamaya başlamıştı. Severdim o mekanı. Bizim Buca'dan arkadaşlarla giderdik. Mekanın sol arka köşesindeki masa bize aitti. Evet, mekan popülerdi fakat bizde müdavimiydik.

Eski günleri hatırlamak iyi geldi. Bugün yalnızca mekanın önünden geçtim. Fakat geçerken içeride beni tanıyan elemanlardan biri olan Ömer geldi yanıma "Abi buyur misafir edelim." dedi. Kibar, yağız çocuktu Ömer. "Teşekkür ederim Ömer. Bugün almayayım." diyerek kibarca reddettim teklifini. Yürümeye devam ettim. Yürüdüğüm sokaklarda kaldırım taşlarının bazılarına şairlerden, yazarlardan sözler yazmışlar. Durup hepsini tek tek inceledim. En çok beğendiğim ise Oğuz Atay'ın yazısı oldu. "Yaşamamaktan yoruldum." diyordu. İçimi yine bir sensizlik kapladı Müjgân. Aklıma geliverdin. Anladım ki kafamda bir köşe var Müjgân. Sana özel bir "Müjgân Köşesi". O köşede sana dair her şeyi çerçeveletip duvara asmışlığım, kalbime çivisini çakmışlığım, seni nakış gibi işlemişliğim var benim. Sensiz yaşamaktan yorulduğumu fark ettim bir kere daha ve biçare yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Bir yere gitmeyi de istemiyordum. Ayaklarımda derman yoktu. Fakat durunca çok düşünüyordum Müjgân. Çarenin bu olduğunu sandım. Yürürken bir posta kutusu gördüm. Bana yazdığın o ilk mektup geldi aklıma. Posta kutusunun dibine bir gül demeti bırakmışlar. Bak bunun da sana aldığım ilk gül olduğunu düşündüm.

Müjgân ben hep seni düşündüm.

Güllerden bir tanesini aldım ve paltomun ön cebine koydum. Sonra yürümeye devam ettim. Uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yapıp yürüdüğüm yolda karşıma çıkan ilk sahafa girdim. Kabul etmeliyim ki burası aklımdan bile karışıktı. Tuhaf bir şekilde zevk aldım. Aklımın karışık olmasından hoşnut olmam fakat burası... Farklı bir atmosferi vardı Müjgân. Kitapları aldım, içini açtım, eskimiş sayfaların kokusu doldu içime. Çok güzeldi. Sahafın arka köşelerine özel bir vitrin koymuşlar. Merak ettim ve incelemeye koyuldum. Tesadüf odur ki "Müjgân" adında bir kitap gördüm. Açmadan duramadım. İçini biraz karıştırdım. Eskimiş kelimeler kitabın bütününü koruyordu. Bir sürü kelime gördüm.

Hatta bugün bir kelime öğrendim Müjgân.

"Mahperi" diye bir kelime varmış.

Müjgân bir bilsen ,kelime, seni nasıl da ifade ediyor...

Diyor ki "Ay gibi, peri kadar güzel."

Ay gibisin Müjgân.

Fakat peri kadar güzel değilsin.

"Kadar" da ne demek Müjgân?

Sen perisin.

Ben perişan...



"O mahur beste çalar, 
Müjgânla ben ağlaşırız..."


( okuyucuma dipnot: 

2023 yılında bu yazımla bir edebiyat yarışmasına katılmıştım. Başarılı olamamıştım. Burada yani kendi blogumda paylaşmam demek bir daha herhangi bir yarışmaya bu yazıyla katılamamam demek ama olsun... Yazım şansını kaybetti demek değil bu. Kendi şansını kendi belirleyecek demek. Memnuniyetinize sunarım.) 

5 Tem 2024

Herkese Merhaba

Yıllar önce bu başlıkla başlamıştım Blogger'a. 
Uzun bir aradan sonra da devam etmenin zamanı gelmişti bile...
Hazır olup olmadığımdan emin olmadığım bir hâlde üstelik.
Körelmiş duyguların korkusuyla, pusuya çekilmenin verdiği rahatlık; farklı bir gelgit yaşatırken hem de...
Edebiyatın verdiği huzuru özlemişken...
Bu kadar yakın 
Bir o kadar da uzakken yani.
''Nasıl başladı her şey?'' diye düşünürken...
''Nasıl bitti sonu ama!''yı hissederken..
Hah işte tam da kavuşmanın sırası gelmişken...
Hoş buldum yeniden!

Ben Yağmur.



13 Şub 2022

Kimsesiz Kasılması Rahatsızlığı

Siz hiç birinin ''Nasılsın?''ına ihtiyaç duydunuz mu?
Sizin de omuzlarınızdan başlayıp göğüs kafesinize kadar devam eden bir kalp, damar, nefes, his, kimsesiz kasılmanız oldu mu?
Bir doktora gözüktünüz mü bu sebepten? Söyledi mi size şifayı neden kaptığınızı?
Siz hiç ''Neden?''lerle yaşadınız mı? 
Ben yaşamadım. 
''Sonuç''lar vardı bir tek hayatımda. Hep de öyle olmadı mı zaten?
Ben ve sonuçlarım. 
Kendimi bildim bileli bir hataymışım numarası yaptım. 

...

Aha bak işte bizim aşağı komşunun oğlu Bora çıktı yine sahalara...
Ne çocuk ama! Doğduğu günü bilirim. O günden beri yerinde durmuyor bu çocuk. 
Yok yahu mecaz yapmıyorum vallahi de durmuyor billahi de durmuyor.  
E şimdi haklı olarak soracaksınız bu çocuk hiç mi uyumuyor diye.
Yok. Uyurgezer bizimki. Bir bebekken yerinde durabildi o kadar. 
Aşağıdan haşır huşur kağıt sesleri gelmeye başladı bak Semra Hanım kavga ediyor yine bizim görevli Hüseyin'le.
''Ablacığım insan öder şu faturayı kaç ay oldu bak ama...'' diye söyleniyor yine bizimki. 
Sabah bir ekmek istedim gitmiş seçmiş en güzelini sağ olsun. Oturdum bir bütün ekmeği iki dilim peynirle yedim. Bu ay bir şeyler yazamadık. Çıkamadı baskıya benim satırlar. 
Tutmuyor artık. Gerçi tutturmak için de yazmıyoruz da orası ayrı mesele işte.
Bak konu kaynadı görüyor musun
Benim kafa her zaman bu kadar karışık. Daldan dala atlıyorum kendi içimde. 
Adam bir dur bir şeyi sabit düşün dimi ama?
E şimdi benim kafamın içinde bir komşunun oğlu Bora'nın hareketliliğinin olmadığı ne malum?
Eyvah! Kapı çaldı. Geldi bizim teslimat. 
...
Hani sordum ya size taa en başlarda ''Bir doktora gözüktünüz mü?'' diye. 
Ben yaklaşık bir beş gün önce gittim. Bir baktılar bu kasılma neyin nesiymiş diye. 
Raporu açınca yazan bir sürü jargon!
Zor çevirdim hepsini vallahi. 
Neticeye gelirsek...
Kimsesiz Kasılması varmış bende. 
Bir tür Bora'nın durgunluğu, Semra Hanım'ın faturayı ödemesi, görevli Hüseyin'in kapıyı mutlu çalması gibi bir şeymiş yani.
Yoruldum.
Ben en iyisi kalkıp yazayım yoksa çok birikecek.

Son. 

13 Ara 2021

Günbegün

Sıradan bir gün gibi geçen günlerin sonunda hep bir arbede yaşanırken bu sefer gün olağandışı bir tavır sergileyerek hiçbir etmen olmaksızın kendini karşısında bulunduğum masmavi denize ve ufukta batan güneşe bırakıyordu. İnanır mısınız bilmem ama hiç ses etmedim. Ben ses etmeyince günün yorgunluğunu üstünde biriktirmiş ufacık sevgi kırıntısına muhtaç bir kedi gibi bankta usulca yanıma kıvrıldı.  Biraz başını okşadım. "Yoruldum." dedim. İşte ilk o zaman konuştu benimle. Bana "Ben de yoruldum. Ben de..." deyip duruyordu. Bir hayli yorulmuştu. Ya da yorulmayı eş bilmişti bu batan güneşe. Yavaşça yerinden doğruldu. Ayağa kalktı. O masmavi denizden süzülüp gitti. Tüm bedenime sirayet eden güneş ışığında kayboldu. Daha sonra günbegün var olmak üzere...


Mustafa Kemal'in Askerleriyiz!

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür.  Fiziksel olarak aramızda bulunmuyor oluşu onun tamamen ebediyete intika...