1 Şub 2025

Mustafa Kemal'in Askerleriyiz!

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür. 
Fiziksel olarak aramızda bulunmuyor oluşu onun tamamen ebediyete intikal ettiği anlamına gelmez. 
Bu büyük bir yanılgıdan ibarettir.
Fikirleri ile hâlâ aramızda yaşamaya devam ediyor ve edecektir. 
Bu şüphesiz bir gerçektir. 
Ulu Önder'imizin de belirttiği gibi:
''Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.''
O'nun izi.
O'nun sesi.
O'nun yolundan. 
O'nun yaktığı ışıktan. 
Daima...
''İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal...
İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir!
O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.
Ben, onların rüyasını temsil ediyorum.
Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.
O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz.
Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!''

O biziz.
Mustafa Kemal'in Askerleriyiz!

''Kırılsa da kanadımızAsiye çıksa da adımız
Duyan duysun
Bilen bilsin
Gülüm,
Böyledir bizim sevdamız!''

-Zülfü Livaneli / Böyledir Bizim Sevdamız

9 Kas 2024

Ata'ya Minnet

 “Ben nerede bir çift göz gördümse tuttum onu güzelce sana tamamladım. Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu. Bir bunun için yaptım.” der Cemal Süreya bir şiirinin dizelerinde. Aklıma hemen sen gelirsin Ata'm. Çünkü ben de nerede bir çift göz gördümse senin ,denizin yahut gökyüzünün bile kıskanabileceği, masmavi gözlerine tamamlarım. Mesela okula giden bir kız çocuğunun gözlerinde görürüm. Okula giden küçücük bir kız çocuğunun gözlerindeki umut ışığında, eğitim arzusunda görürüm seni. Bir Anadolu gencinin yahut yaşlısının gözlerindeki vatan sevgisinde görürüm. Bu vatanda bulunan her Türk evladının kendi milletinin marşını okurken ki duruşunda, bayrağına bakışında, sesindeki kararlılığında görürüm Ata’m. Bir Anıtkabir gezisinde ziyaretine gelen evlatlarının yangın yüreklerinde, minnet dolu buğulu bakışlarında görürüm. Gördüğüm o binlerce gururlu, kararlı, yiğit, cesur gözü tutup güzelce sana tamamlarım. Sen binlerce kez yaşayasın diye yaparım bunu, bir senin için yaparım. Kalbimde hissederim seni Ata’m! Ayağımı bastığım toprakta, aldığım nefeste, adını andığımda titreyen sesimde hissederim seni.

 Zaman ve hislerim bir 10 Kasım sabahı durur seninle. Saatin tam da 9’u 5 geçtiği vakit hem de...

29 Ekim 1933 günü senden duymadığımız fakat kağıda yazdığın yazıyı hatırlıyor musun Ata’m? Hani Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü kutlanırken Ankara’da milletine seslendiğin vakit elindeydi. 7 sayfaydı hani... “Türk Milleti, ebediyete akıp giden her on senede bu büyük millet, bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türk'üm diyene!” diyerek sonlandırmıştın sözlerini. Peki ya söyleyemediğin şeyler de var mıydı Ata’m? Günün coşkusu bölünmesin diye, veda eder gibi konuşmamak için üstünü çizdiğin birkaç satır yazın var mıydı? Sen de biliyorsun ki şu sözler yazıyordu o kağıtta Ata’m: “Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni Hatırlayınız.”

Seni unutmak ne mümkün Ata’m!

Biz 1938’den bu yana hiçbir zaman: Mevcudiyetimizin ve istikbalimizin yegâne temelini unutmadık. En kıymetli hazinemizi unutmadık. İstikbalde dahi bizi bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhili ve hârici bedhahları unutmadık. Emanetini unutmadık. Biz seni hiç unutmadık Ata’m! Seni bir gün değil bir saniye bile unutmadık. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bulunan, yaşayan ve Ata’nın evladı olan her Türk, bugün şehidinin kanıyla sulanmış bu kutsal vatan topraklarında kendi milletinden insanlarla kendi dilini özgürce konuşabiliyor ve yaşayabiliyorsa bunu tek bir kişiye borçludur o da evladı olduğum, olduğumuz; Başkomutan, Ulu Önder, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Sonsuz sevgi, saygı, özlem ve minnetle... İzindeyiz Ata'm. Ta ki son Kasım'a dek...

Okuyucuma dipnot:

Geçen sene bu zamanlar okulumda 10 Kasım için bir anma töreni düzenlenecekti. Edebiyat öğretmenim bir toplantı yapıldığını ve düzenlenecek anma töreninde konuşmayı okulun kuruluşundan beri ilk defa bir öğrencinin yapılmasını istendiğini bu kişi için de benim adımın verildiğini söylemişti. Senenin başında herhangi bir edebî faaliyette bulunmayacağıma dair kendime söz vermiştim çünkü katılacağım edebî faaliyet dışında ailem,arkadaşlarım,derslerim her şeyden kendimi soyutlayıp işime odaklanıyordum. Fakat bu sefer başkaydı. Konu Mustafa Kemal Atatürk'tü. Onur duyardım. Hiç düşünmedim ve kabul ettim. Yazmak istiyordum. Teneffüslerde bilgiler topluyor, karalamalar yapıyordum yaklaşık bir buçuk hafta öyle geçti fakat hâlâ Mustafa Kemal Atatürk'e layık bir yazı yazdığımı düşünmüyordum (ona layık bir yazı yazdığımı ve yazılabileceğini hâlâ da düşünmüyorum fakat yazmak istediğim olabilecek en iyisini yazmaktı) son birkaç gün kala yazımı toparladım ve teslim ettim. Edebiyat öğretmenim bana "Yağmur, Mustafa Kemal Atatürk'e "Ulu Önder" ifadesinin kullanılmaması gerekiyormuş geçen senelerde müdür bey bu yazıyı kullanan edebiyat öğretmeninin yazısından bu ifadeyi silmiş böyle bir şey yaşamayalım. Yazma." dedi. Benden böyle bir şey istemesine mi yoksa müdürün yaptığına mı şaşırayım bilemedim. "Tabii ki bu ifadeye mutlaka yer vereceğim hocam. İsterse bir de benim yazımdan silsin." dedim. Aradan bir gün geçti yazımı okumuş müdür bey. Hocamın yanına gittiğimde gözleri buğuyluydu. Anladım. Fakat bir yanım hâlâ ihtimal vermek istemiyordu. Bir baktım o ifadeyi kağıtta öyle bir çizmiş ki mavi bir tükenmezle... Kağıdın arkasına çıkmış izi... Görür görmez öğretmenler odasının ortasında "Bu ne hadsizlik?!" diye bağırmaya ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Öğretmenlerim sakinleştirmeye çalıştıkça "Bu adam nesil yetiştiriyor!" diye ağlamaya başladım. Bu zihniyetle dört sene mücadele vermiştim. Necip Fazıl'a yer vardı fakat Nâzım Hikmet'in bahsi geçemezdi. Fon müziğinde Zülfü Livaneli'ye bile yer verilmezdi. Bu adam üstelik edebiyat öğretmeniydi. 

Aradan bir saat geçti beni yanına çağırdı. "Anlat bakalım neymiş sorun?" dedi. Sakin bir şekilde kendimi açıkladım ve öfkemi bastırmaya çalıştım. Önder olanın Hz. Muhammed ve Ulu olanın Allah olduğundan bahsettiğinde okuduğu yazının bir dinî metin mi yoksa edebî metin mi olduğunu sordum ve ekledim. "Önünüzde duran kağıtta yazılanlar dinî içerikli bir metin değildir. Orada yalnızca Mustafa Kemal'den bahsedilmektedir. Beşer olan herhangi biri nasıl ki bir yaratıcıyla kıyaslanamaz ise siz de kıyas yapamazsınız." dedim. Lafı uzatmadım. "2023'ün Ocak ayında İstanbul'a gittiğimde Necip Fazıl'ın mezarına gittim; başında dualar okudum,şiirler okudum." dedim. Gözlerinin içi parlıyordu bu cümleleri kurduğumda... Ve sözlerime devam ettim. "Fakat ben Nâzım Hikmet'in mezarına gidemiyorum çünkü Moskova'da Novodeviçi Mezarlığında..." dedim. Gözünün feri söndü bu cümleleri kurduğumda. Anlayacağımı anlamıştım. Yazdığım kağıdı göstererek "Ya 10 Kasım günü bu yazdığım kompozisyonu "Ulu Önder" ifadesiyle okurum ya da siz kendinize başka bir öğrenci seçersiniz." dedim. Müthiş bir hoşnutsuzlukla "Nasıl istersen..." diyebildi. 

Ben 10 Kasım 2023 tarihinde bu yazıyı konferans salonunda yüksek sesle, "Ulu Önder" ifadesiyle okudum. 

Bu olay kimine çok gereksiz kimine yaptığımın saygısızca ve n'olursa olsun onun bir öğretmen olduğu düşüncesine kadar gidebilir. Yaptığımdan pişman değilim. Hatta az bile tepki verdiğimi düşünüyorum. Adının anılmasından rahatsız olan,korkan kim varsa her zaman daha gür söyleyeceğim! 

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'e saygı, sevgi ve hasretle...


31 Tem 2024

Genco Erkal


Ne mutlu bana onu senelerdir tanıyorum. 
Hiç tanışmadık. 
O beni hiç tanımıyor mesela...
Ama ben onu yaşarken anladım. 
Tanıdım.
Ne mutlu bana! 

Türkiye Cumhuriyeti,
Türk Dili ve Edebiyatı, bugün önemli bir değerini kaybetti. 
Bir devrimciyi, davacıyı...

Bense edebiyattaki idolümü kaybettim.
Pusulamı, güneşimi, çınarımı kaybettim. 
Şiire ses verenimi kaybettim. 
Nâzım'ın sesini kaybettim. 
Hâlâ inanmak güç geliyor. 

Onunla tanışmak en büyük hayallerimden biriydi. 
Davalarında yalnız olmadığını bilmesini ne çok isterdim!
Bir kez olsun Mustafa Kemalden bahsetmeyi.
Bir kez olsun uzun uzun Nâzımdan konuşmayı ne çok isterdim...

Kavgası en büyük davasıydı.
Bu dünya sana veda edemez. 
Bu edebiyat sana veda edemez. 
Ben sana veda edemem öğretmenim...
Veda ihanet olur. 
Ben seni yaşatmaya bakacağım. 
Senin Nazım'ı yaşattığın gibi.
Bu sefer de benim ''Yaşadım'' diyebilmem için...

Biz yaşamanın şakaya gelmeyeceğini önce Nâzım sonra senden öğrendik.
Dimdik yaşadın. 
Dosdoğru. 
Eğilip bükülmeden. 
El, etek öpmeden yaşadın. 
Dürütçe, mertçe.
Bir amaç uğruna!
Kavgan, davandı. 
Doğrun, davandı.

Nâzım'ı bize miras bıraktı.
Büyük usta'm, öğretmenim, çınar ağacım meşaleyi devretti. 
Ne Nâzım'ın ne de senin gözünüz arkada kalmasın. 
Işıklar yoldaşın olsun Genco Erkal. 

Nolursun Nâzım'a selam söyle vatanından. 
Çok sevinir o.
Gözyaşlarımdan bahsetme. 
Dayanamaz o...

Kavuştun üstat. 
Hasret bitti. 
Devridaim vakti!

Perde!
Alkışlar Genco Erkal'a...





9 Tem 2024

Müjgân'a Hasret

Denizin kokusunu yeni içime çekmeye başlamıştım. Bir anlığına tüm bu yaşam savaşından uzakta kendimle uzlaşmak istedim Müjgân.

İçimdeki her bir kırık, sargısız, henüz tıbbi veyahut kalbî herhangi bir müdahale de bulunulmayan yaralarımla ilgileniyordum. Zihnimden geçenler eskimiş bir tarihî köşkün etrafını saran sarmaşıklar misali beynimi ele geçiriyor, ruhumu boğuyor beni bir girdabın içine itiyordu. Bu girift savaş, hayatın tüm renklerini solduruyor ve içimi büyük bir kederle dolduruyordu. Sana ihtiyacım vardı Müjgân. Sesini duymaya, gözlerine bakmaya, varlığını hissetmeye ihtiyacım vardı.

Sokaktaydım. Sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Akşam saatlerinde açılan iki sokak ötedeki parlak yanan kırmızı sokak lambalarının arasındaki popüler, küçük, nezih mekan müşteriler için hazırlık yapmaya başlamış, masalara tek tek yerleşen kadehleri ters çeviren garsonlar mezeleri hazırlamaya başlamıştı. Severdim o mekanı. Bizim Buca'dan arkadaşlarla giderdik. Mekanın sol arka köşesindeki masa bize aitti. Evet, mekan popülerdi fakat bizde müdavimiydik.

Eski günleri hatırlamak iyi geldi. Bugün yalnızca mekanın önünden geçtim. Fakat geçerken içeride beni tanıyan elemanlardan biri olan Ömer geldi yanıma "Abi buyur misafir edelim." dedi. Kibar, yağız çocuktu Ömer. "Teşekkür ederim Ömer. Bugün almayayım." diyerek kibarca reddettim teklifini. Yürümeye devam ettim. Yürüdüğüm sokaklarda kaldırım taşlarının bazılarına şairlerden, yazarlardan sözler yazmışlar. Durup hepsini tek tek inceledim. En çok beğendiğim ise Oğuz Atay'ın yazısı oldu. "Yaşamamaktan yoruldum." diyordu. İçimi yine bir sensizlik kapladı Müjgân. Aklıma geliverdin. Anladım ki kafamda bir köşe var Müjgân. Sana özel bir "Müjgân Köşesi". O köşede sana dair her şeyi çerçeveletip duvara asmışlığım, kalbime çivisini çakmışlığım, seni nakış gibi işlemişliğim var benim. Sensiz yaşamaktan yorulduğumu fark ettim bir kere daha ve biçare yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Bir yere gitmeyi de istemiyordum. Ayaklarımda derman yoktu. Fakat durunca çok düşünüyordum Müjgân. Çarenin bu olduğunu sandım. Yürürken bir posta kutusu gördüm. Bana yazdığın o ilk mektup geldi aklıma. Posta kutusunun dibine bir gül demeti bırakmışlar. Bak bunun da sana aldığım ilk gül olduğunu düşündüm.

Müjgân ben hep seni düşündüm.

Güllerden bir tanesini aldım ve paltomun ön cebine koydum. Sonra yürümeye devam ettim. Uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yapıp yürüdüğüm yolda karşıma çıkan ilk sahafa girdim. Kabul etmeliyim ki burası aklımdan bile karışıktı. Tuhaf bir şekilde zevk aldım. Aklımın karışık olmasından hoşnut olmam fakat burası... Farklı bir atmosferi vardı Müjgân. Kitapları aldım, içini açtım, eskimiş sayfaların kokusu doldu içime. Çok güzeldi. Sahafın arka köşelerine özel bir vitrin koymuşlar. Merak ettim ve incelemeye koyuldum. Tesadüf odur ki "Müjgân" adında bir kitap gördüm. Açmadan duramadım. İçini biraz karıştırdım. Eskimiş kelimeler kitabın bütününü koruyordu. Bir sürü kelime gördüm.

Hatta bugün bir kelime öğrendim Müjgân.

"Mahperi" diye bir kelime varmış.

Müjgân bir bilsen ,kelime, seni nasıl da ifade ediyor...

Diyor ki "Ay gibi, peri kadar güzel."

Ay gibisin Müjgân.

Fakat peri kadar güzel değilsin.

"Kadar" da ne demek Müjgân?

Sen perisin.

Ben perişan...



"O mahur beste çalar, 
Müjgânla ben ağlaşırız..."


( okuyucuma dipnot: 

2023 yılında bu yazımla bir edebiyat yarışmasına katılmıştım. Başarılı olamamıştım. Burada yani kendi blogumda paylaşmam demek bir daha herhangi bir yarışmaya bu yazıyla katılamamam demek ama olsun... Yazım şansını kaybetti demek değil bu. Kendi şansını kendi belirleyecek demek. Memnuniyetinize sunarım.) 

5 Tem 2024

Herkese Merhaba

Yıllar önce bu başlıkla başlamıştım Blogger'a. 
Uzun bir aradan sonra da devam etmenin zamanı gelmişti bile...
Hazır olup olmadığımdan emin olmadığım bir hâlde üstelik.
Körelmiş duyguların korkusuyla, pusuya çekilmenin verdiği rahatlık; farklı bir gelgit yaşatırken hem de...
Edebiyatın verdiği huzuru özlemişken...
Bu kadar yakın 
Bir o kadar da uzakken yani.
''Nasıl başladı her şey?'' diye düşünürken...
''Nasıl bitti sonu ama!''yı hissederken..
Hah işte tam da kavuşmanın sırası gelmişken...
Hoş buldum yeniden!

Ben Yağmur.



13 Şub 2022

Kimsesiz Kasılması Rahatsızlığı

Siz hiç birinin ''Nasılsın?''ına ihtiyaç duydunuz mu?
Sizin de omuzlarınızdan başlayıp göğüs kafesinize kadar devam eden bir kalp, damar, nefes, his, kimsesiz kasılmanız oldu mu?
Bir doktora gözüktünüz mü bu sebepten? Söyledi mi size şifayı neden kaptığınızı?
Siz hiç ''Neden?''lerle yaşadınız mı? 
Ben yaşamadım. 
''Sonuç''lar vardı bir tek hayatımda. Hep de öyle olmadı mı zaten?
Ben ve sonuçlarım. 
Kendimi bildim bileli bir hataymışım numarası yaptım. 

...

Aha bak işte bizim aşağı komşunun oğlu Bora çıktı yine sahalara...
Ne çocuk ama! Doğduğu günü bilirim. O günden beri yerinde durmuyor bu çocuk. 
Yok yahu mecaz yapmıyorum vallahi de durmuyor billahi de durmuyor.  
E şimdi haklı olarak soracaksınız bu çocuk hiç mi uyumuyor diye.
Yok. Uyurgezer bizimki. Bir bebekken yerinde durabildi o kadar. 
Aşağıdan haşır huşur kağıt sesleri gelmeye başladı bak Semra Hanım kavga ediyor yine bizim görevli Hüseyin'le.
''Ablacığım insan öder şu faturayı kaç ay oldu bak ama...'' diye söyleniyor yine bizimki. 
Sabah bir ekmek istedim gitmiş seçmiş en güzelini sağ olsun. Oturdum bir bütün ekmeği iki dilim peynirle yedim. Bu ay bir şeyler yazamadık. Çıkamadı baskıya benim satırlar. 
Tutmuyor artık. Gerçi tutturmak için de yazmıyoruz da orası ayrı mesele işte.
Bak konu kaynadı görüyor musun
Benim kafa her zaman bu kadar karışık. Daldan dala atlıyorum kendi içimde. 
Adam bir dur bir şeyi sabit düşün dimi ama?
E şimdi benim kafamın içinde bir komşunun oğlu Bora'nın hareketliliğinin olmadığı ne malum?
Eyvah! Kapı çaldı. Geldi bizim teslimat. 
...
Hani sordum ya size taa en başlarda ''Bir doktora gözüktünüz mü?'' diye. 
Ben yaklaşık bir beş gün önce gittim. Bir baktılar bu kasılma neyin nesiymiş diye. 
Raporu açınca yazan bir sürü jargon!
Zor çevirdim hepsini vallahi. 
Neticeye gelirsek...
Kimsesiz Kasılması varmış bende. 
Bir tür Bora'nın durgunluğu, Semra Hanım'ın faturayı ödemesi, görevli Hüseyin'in kapıyı mutlu çalması gibi bir şeymiş yani.
Yoruldum.
Ben en iyisi kalkıp yazayım yoksa çok birikecek.

Son. 

13 Ara 2021

Günbegün

Sıradan bir gün gibi geçen günlerin sonunda hep bir arbede yaşanırken bu sefer gün olağandışı bir tavır sergileyerek hiçbir etmen olmaksızın kendini karşısında bulunduğum masmavi denize ve ufukta batan güneşe bırakıyordu. İnanır mısınız bilmem ama hiç ses etmedim. Ben ses etmeyince günün yorgunluğunu üstünde biriktirmiş ufacık sevgi kırıntısına muhtaç bir kedi gibi bankta usulca yanıma kıvrıldı.  Biraz başını okşadım. "Yoruldum." dedim. İşte ilk o zaman konuştu benimle. Bana "Ben de yoruldum. Ben de..." deyip duruyordu. Bir hayli yorulmuştu. Ya da yorulmayı eş bilmişti bu batan güneşe. Yavaşça yerinden doğruldu. Ayağa kalktı. O masmavi denizden süzülüp gitti. Tüm bedenime sirayet eden güneş ışığında kayboldu. Daha sonra günbegün var olmak üzere...


11 Kas 2021

Kendi Dünyasında 1 Yaşında 🧚🏻‍♀️

Deli cesareti vardır bende. Bazıları "Yapsam mı?" veya "Yapmalı mıyım?" diye düşünürken ben çoktan yapmış sonuca göre de pişman olmuş veya sonuçtan memnun olmuş olurum. 

Bugün, tam bir yıl önce sonunu kestiremeyip ve kendimce bir cesaret gösterip oluşturduğum bloğumun birinci yılı. Hayatımda kendim için yaptığım ve yaptığım için kendimle gurur duyduğum nadir şeylerden biri olan bu blog,  benim hayatımın bir dönüm noktası oldu. Burada kendim yazarak veya sizin yazılarınızı okuyarak kendimi geliştirebilme imkanı buldum. Çok şanslıyım ki erken yaşta bunun bilincine sahip oldum. 

Bir yıl önce bugün yazarak başladığım bir "Merhaba" yazısı ile bugün yazdığım "Kendi Dünyasında 1 Yaşında" yazısı, zamanın tek bir tanımdan ibaret olmadığını gösteriyor ve gözlerimin dolmasına neden oluyor. Kendimle gurur duyuyorum. 

Bir yıldır burada olmama rağmen hiç yüzünü görmediğim, sesini duymadığım siz pek değerli okuyucularım iyi ki varsınız. Her biriniz benim için kıymetlisiniz. Başta Deeptone olmak üzere benim bu mecraya uyum sağlamamı kolaylaştıran herkese çok teşekkür ediyorum. 

Nice yazılara...

Nice komşuluklara...

Ve tabii ki nice yıllara Kendi Dünyasında! 

🧡




23 Eyl 2021

Yaşarken Anlaşılmaya Mecburum



"Beni hemen anlamalısın çünkü ben kitap değilim çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz yaşarken anlaşılmaya mecburum..."

Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay

Oğuz Atay'ın "Yaşarken anlaşılmaya mecburum." dediği yerde aklıma Cemal Süreya'nın "Hayat kısa, kuşlar uçuyor." demesi geliyor. Sonra diyorum -Oğuz Atay'ın da diyebileceği gibi- "Peki ya şimdi albayım, peki ya şimdi nasıl anlaşılacağız?" 

Oğuz Atay ve Cemal Süreya ışıklar içinde uyusunlar. 

***

https://open.spotify.com/episode/19cOEbSi7b4LIxYSMmrel4?si=ChU5d8ddQJKc8-rMIJW9WA&utm_source=copy-link&dl_branch=1

(Üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.) 

Dinlemenizi tavsiye ederim. İlk dinleyişimden bu yana yirmi defa dinlemiş olmalıyım hiç abartmıyorum. 

Sağlıcakla kalın. 🌸




28 Haz 2021

Çerçevede Ali Kaptan

Öğle vaktiydi. Menekşeleri sulamak için çok geç kalmadığımı düşünmekle birlikte bizim restoran için aldığımız balıkları taşımaktan kolum kopmuştu. Çok yorgundum. Mandalinalı bir gazoz açtım kendime. Çektim bir sandalye, oturdum iskeleye biraz soluklandım.
İskeleden ayak sesleri geliyordu tam arkamı dönecekken bir el arkamdan uzanıp sırtımı sıvazladı. 
"Ne oldu evlat? Çabuk pes ettin bakıyorum." dedem halden anlayan bir insandı hep öyle olmuştu şimdi de yorgunluğumu yorgunluğu biliyor beni belki de bir tek o iyi anlıyordu.
"Çok yoruldum. Yalnızca biraz dinleniyordum. Sen nasılsın?" dedim. Uzun bir iç çekti bu soruda bir şey vardı sanki... Yılların birikmişliği gibi bir şey... Ya kimse hiç sormamıştı ona ya da herkes sormuş bıkmıştı diline iyiyimler yamalamaktan. 
"Her gün bu restoranda birlikteyiz ya evladım. Unuttun mu?" dedi. 
Cevabım uzun sürmedi "Bu öyle bir nasılsın değil." deyiverdim. 
Niçin güldüğünü bilmediğim halde pek bir keyifle güldü. Sormadım o da söylemedi. 
Yaklaşık beş dakika boyunca hiç konuşmadı. Aradan zaman geçmeyedursun ki  "Hemen pes etmek yok. Ben olmadığım zaman burası senindir sen işleteceksin. Sen burada yaşanan anıları hep hatırlatacaksın insanlara. Kırk beş yıldır buradayım. Bir kere bile bağlarımız kopmadı burayla. Senin de kopmasın evlat. Eğer dediğimi yapıp bağlarına, anılarına sahip çıkarsan burası değer görür daha da güzelleşir ve içlerinden biri sorarsa "Burası neresidir? Kim kurmuş?" diye. Restorana bir gün illa koyacağınız fotoğrafımın olduğu çerçeveyi gösterip Ali Kaptan dersin evlat." dedi tek kaşını kaldırarak. Bu aslında bir ricadan, emirden çok soruydu. Böyle hüzünlü konuşması beni çok üzmüştü ve söyledikleri dokunmuştu ama  yapardım. Yapacaktım. 
Koştum restorana bir kağıt bir kalem ve bir mandalina gazozu aldım. 
"Bir şartla yaparım!" dedim.
"Nedir?"
"Sende kendini unutturmayacaksın." 
Gazozu açtı. Gün batana kadar yazdı. 

"Aradan sekiz yıl geçti. Bu da onun hikayesi ve çerçevedeki fotoğraf Ali Kaptan." diyerek müşterilere çerçeveleri verdim. 
Ben bu sekiz yılda hiç yorulmadım. 
Ali Kaptan'da kendini hiç unutturmadı. 



 


19 May 2021

Benim Adım Samsun

 Herkese merhaba. 

19 Mayıs ile ilgili yazdığım kompozisyon ile yarışmada birincilik ödülü kazandığım yazımı hem sizlerle paylaşmak hem de yaşadığım sevincime ortak olmanızı umuyorum. 

16 Mayıs günü kompozisyonu yazmıştım, dün değerlendirme olmuş ve bugün de sonuçlar açıklandı komposizyonum birinciliğe layık görülmüş. Buna çok sevindim. Sizlerle de paylaşmak istedim. 

********

BENİM ADIM SAMSUN

Benim adım Samsun. 1919 yılının Mayıs ayında, halkın korku ve sefalet içerisinde işgal altında bulunduğu en çaresiz zamanında gözleri mavi, saçları sarı, bakışları ufuk, sözleri gelecek olan bir adamın aklına zaferi kazıdığı bir günde doğmuşum. Bir vapurda... Vapurun adı Bandırma.

Hava o gün puslu muydu, sisli miydi bilmem fakat bildiğim bir şey varsa sonrasının hep güneşli olduğudur.

19 Mayıs 1919 tarihi Mustafa Kemal Atatürk, Türk kurtuluş mücadelesini başlatmak ve Türk tarihinin seyrini değiştirmek için Bandırma vapuru ile Samsun'a doğru yola çıkar. Atatürk bir ordu müfettişi kılığında tüm Türk milletini kurtarmaya kararlıdır. Bilir ki Türk milleti esaret ile yaşayamaz ve bunun üzerine bildirir “Ya İstiklal, Ya Ölüm!”. İtilaf devletlerine karşı Türk Kurtuluş Savaşının başladığı bu gün, Türk’ün zaferi ve bağımsızlığının simgesidir.

 

Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı ve Kurtuluş Mücadelesini başlatışı, Cumhuriyet'in ilanından sonra 1938 tarihine kadar ''Gazi Günü'' adıyla Samsun'da yerel olarak kutlanır.

Daha sonrasında ise Atatürk'ün Milli Mücadele'yi başlatmak üzere 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basması, 20 Haziran 1938'de çıkarılan bir kanunla milli bayram olarak kabul edilir. 19 Mayıs’ın ülkemizde milli bayram olarak kutlanması bu şekilde gerçekleşmiştir. Milli bayramımız olan bu günün Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk gençliğine armağan edilmesinin nedeni ise Atatürk'ün Millî Mücadele zamanında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu düşünmesidir. Bu nedenle  “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk, gençlerden sık sık bahsederken fikirde yeniliği ifade etmiştir. Türk'ün aydınlık yarınını “gelecek” dediği gençlerden umarak gençlere olan güvenini hemen hemen her sözünde dile getirmiştir. Hem gençliğe doğrudan seslenmiş hem de Türk gençliğinin izmihlale karşı koyarak istiklâlini korumasını şu sözlerle bildirmiştir : “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve haricî bedhahların olacaktır.”

 

Benim adım Samsun.

Ben o gün bir kere değil on dokuz kere daha doğdum. Bir vapurda... Vapurun adı Bandırma.



15 May 2021

Kelime Oyunu

 Kelimeler: ABİS,FULAR,ŞİŞE,HAZNE,KABUK 

Herkese merhaba beş kelimeyi kullanarak öykü, deneme, şiir ve benzeri yazılar yazma etkinliğimiz devam ediyor. Bu hafta kelime oyunu etkinliğimizin 24. haftasındayız. Bu haftanın kelimeleri benden. Umarım beğenmişsinizdir kelimeleri. İsteyen herkes katılsın. 

"Seviyorum azizim." dedi. "Yeşil ile mavinin buluştuğu her yeri seviyorum..." sonra uzaklara daldı. Elinde de daha önce fark etmediğim bir yeşil şişe, dayanamayıp hemen sordum "Bu şişe de nedir?" sanki daha en başta bahsedecekti ama unutmuş gibi bir hali vardı. ''Kıyıda buldum. On yıl önce tam burada... Hala saklarım. Kimdendir, neredendir bilmem ama saklarım.'' duraksadım, kafam karışmıştı ''Nasıl bilmezsin? Nece yazıyor o mektupta?'' sorumun üzerine yıpranmış mantar tıpayı yavaşça çıkarmaya çalıştı daha öncesinde çok çıkarmamış olmalı ki çıkarmakta epeyce de zorlandı. ''Hiçbir şey yazmıyor. Yalnızca şekil var.  Biri bir kabuk çizmiş...'' dedi. Sonra bana döndü hafifçe sırıtarak ''Söylesene azizim, yazar burada ne anlatmak istemiş?'' bir dirsek attım hafifçe ve dedim ''Haşa! Sen varken bize düşmez.'' biraz böyle oyalandıktan sonra aldım şişeyi elime,dolaştım pasifik kıyılarını. Yürüdükçe daha  çok keşfetmeye başladım. Yerdeki kabuklar şişenin içindeki mektupta bulunan o şekle ne kadar da benziyordu öyle... Kıyıdan uzaklaşma fikri şahit olduğum durumla birlikte giderek aklıma daha yatkın bir fikir gibi geliyordu. İçimdeki sesi dinledim ve kıyıdan gittikçe uzaklaşmaya başladım. Yürüdüm,yürüdüm,yürüdüm... Bir sona doğru yaklaşmış gibi hissettikçe keşiflerimle birlikte daha çok şaşkınlığa uğruyordum. Önümde pek derin olmayan bir mağara vardı. Her ne kadar tereddüt etsem de içeri girdim. İçerisi oldukça karanlıktı. Bir küçük oyuntudan bulunduğum noktayı aydınlatan o küçük hazneden giren güneş ışığı hariç... Sanki bir adım gerisi bir abisti... Karanlığın güneş ışığına hiç erişemediği ve erişemeyeceği kesimleri...     

Bir hışımla çıktım mağaradan. Boynumdaki fuları şişenin ağzına bağlayıp mantar tıpayı açtım içindeki mektubu,o şişeyi ve bir kabuğu alıp attım gücümün yettiği en uzak noktaya. Arkamdan bir ses geliyor ''Delirdin mi sen? Ne yapıyorsun?'' diye bağırıyordu. 
Cevabım uzun sürmedi. Kendimi de onunla birlikte bir adım ileriye çektim. 
Güneş ışığının karanlığa hiç erişemeyeceği kesimlere...

9 May 2021

Kelime Oyunu 23

 Kelimeler: MAĞARA,SAKİN,GECE,KEMİK,TEN

Herkese merhaba bu hafta kelime oyunu etkinliğimizin 23. haftasındayız. Bu haftanın kelimeleri sevgili Sessiz Gemi'den geldi. Uzun zamandır kelime oyunu etkinliğimize katılmadığımı fark ettim ve hemen telafi etmek istedim. İsteyen herkes katılsın. 


Ben bu şehrin sokaklarında kaybolmayalı çok olmuş
Sakin bir liman bulamamaktan yorgun düştüğüm çoğu gün gözümün önüne gelir
Üzülürüm
Bir mağara olur sokak lambaları 
Kaldırımlar? ''Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır.'' der ya üstat işte aynen öyle
Bir gece yine aniden çıktım sokaklara 
O semtin sokaklarında bulamadım kendimi 
Yine kayboldum
Bu sefer kaybettim de
Bir tende can bulurcasına vazgeçtim
Soğuk kemiklerime kadar işledi 
Ben bu şehrin sokaklarında kaybolmayalı çok olmuş


Umarım beğenmişsinizdir. Kısa bir yazı olmasını tercih ettim. 
Sağlıcakla kalın 🌸

Bu haftanın kelimelerini ben seçtim. Umarım seversiniz :) 

Kelimeler 
*Abis (okyanusların Güneş ışığının erişemediği kesimleri) , fular, şişe, hazne, kabuk

5 May 2021

Doğum Günüm 🧚🏻‍♀️


Ben beş-altı yaşlarımdayken bana her pasta alındığında o günü doğum günüm zannedermişim. Bugün yine bir pasta alınmış. Üstünde on beş yazıyor. On beş kez 365 gün 6 saati kutlamışım. Bakıyorum pastaya üstünde yazan sayı hakkını veriyor ve ben biliyorum bugün zannetmiyorum. Doğum günüm.
Bir yaş kadar yaşlanıyorum. 

🧚🏻‍♀️

Her yaşta bir dileğin 3-4 mum üfleyerek, gözlerimizi sımsıkı kapatarak,yüzümüzde aşikar bir tebessüm ile gerçekleşmesini umuyoruz. Ama anında olmuyor tabii. Zaman lazım. Bende düşündüm ki o zamana karşılık bir sabır dileyeyim bu sefer. Birde yüzümde rüzgarı hissedebileceğim nice günler...

"Tuttun mu?" 

"Tuttum... Füfff" 🎂


7 Nis 2021

Dön Bak Dünyaya 📍



Sessiz bir gün bugün. Yine dört duvarın ev sahipliği yaptığı bir günü daha iyi kötü uğurlarken bir şarkı fısıldanır kulağıma: 

Yalnız kaldıysan
Kalkıp pencerenden bir bak
Güneş açmış mı?
Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya
Herkes gitmişse
Sakince arkana dön bir bak
Dostun kalmış mı?
Aşkın solmuş mu?
Dön bak dünyaya
Bende içten içe derim ki "Dünya dönme bir bak bana!" 
Yorgunum :) 
...
Devam edecektim. Ama bu cümleden sonra devamı gelemedi... Sen yinede dön bak dünyaya sevgili okurum. Bugün güneş açmış,dün yağmur düşmüş, Dünya dönmüş ama kalkıp pencerenden bir bak. 
Sağlıcakla kalın 🌸
Benden size...


4 Nis 2021

Çok Eskiden

 


Yavaşça sallanan sandalyesine kuruldu. İçine o temiz havayı son demine kadar çekti. Sözlerini ardı ardına sıralamaya başladı. Dilinin ucunda birikmiş kelimeleri daha fazla hapsedemedi. 

"Biliyor musun insanlar bence oldukça nankör." Biliyordum elbette ama sessiz kalmayı tercih ettim. O ise yılların sessizliğini içindeki tüm cesareti ile bir çığlığa dönüştürdü. "Yapay çiçeklerin üretildiği bu dünyadan daha ne beklerim? Her şey sahte. İnsanların gülüşleri,bakışları... Robotlar daha samimi bile derdim. Ama onlarıda insanlar üretti. " yavaşça gözlerini bana çevirdi  bu sefer bende dahil olmak mecburiyetinde kalmış gibi hissettim bakışları iki kelam etmem için zorluyordu. "Peki ya eskiler?" dedim. Gerçekten bunu sorabildim. "Ahh eskiler... Oraya hiç girmiyorum bile. Yitip gitmiş,geçmiş bitmiş şeyler işte." derin bir sessizlikten sonra yerinden doğruldu ve yavaşça mırıldandı. 

Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden
...
 


5 Şub 2021

Mor Leylak Gibisin / Kelime Oyunu 10

Kelimeler: PARMAK UCU,VEDA,RUH,SEVİLMEK,SATIR

Herkese merhaba. Bu hafta kelime oyunu etkinliğimizin 10. haftasındayız. Kelimeler bence çok hoş ve bu kelimeler bu hafta sevgili EsTen'den geldi. İsteyen herkes katılsın. 


Bir gün parkta oturuyor Turgut Uyar'ın "Büyük Saat" adlı kitabını okuyordum. Yağmur yeni tüm şehri yıkamış, etraf mis gibi çam kokuyordu. Ben aheste aheste okuyor o güzel mısraların altını çiziyordum. Elim hafiften bir sonraki sayfaya kaydı ardından bir mektup yere düştü. Hayretle mektubu aldım içini yavaşça açtım mektup çok güzel kokuyordu içindeki kurumuş mor leylak vermişti bu kokuyu bu mektuba. Mektup çok eskiydi açtım mektubu içinde şöyle bir şiir vardı: 

Bir satırda can bulmuş 

Bir bedene ruh olmuş 

Bir hayalde kaybolmuş 

Mor leylak gibisin 

Vedalar bana göre değildir 

Ruh bedene bağlanmadan gidesin

Yıllar yorgan değildir 

Sarsan da unutuveresin 

Sen, bir dalı bin ömre bedel mor leylak gibisin...

Parmak uçlarıma kadar heyecanla okudum. Sevilmek güzel şey doğrusu. 


Bu kadardı. Umarım sevmişsinizdir.Sağlıcakla kalın :) 

9 Ara 2020

Kırmızı Kar Yağınca / Kelime Oyunu

İRLANDA,KİTAP,TUTKU,VİSKİ,KIRMIZI 

Kelime oyunu etkinliğimizin ikinci haftasındayız. Bu hafta kelimeleri sevgili Kırmızı Ruh seçti kendisine teşekkür ediyorum. Benim için yine çok zevkliydi.

Bir gün anneannem mutfakta havuçlu kek yapıyorken kız kardeşimle mutfağa girdik. "Biz çok sıkılıyoruz." diyerek şımarıklığımızı sürdürmeye devam ettik "Bizimle ilgilenir misin? Oyun oynayalım mı mesela tonton anneannem benim." öyle içten öptüm ki ne kadar kafasını sallasa da ne kadar eliyle gidin başımdan dercesine bizi savuştursa da kıyamadı en nihayetinde "Kıyamıyorum da. Peki o halde geçin oturun bakayım, şu gereksiz yüksek sandalyelere." yüksek olması ile sandalyenin ne suçu vardı bilmiyorum doğrusu ama değinmeden geçemedi. Şimdilerde hasret kaldığım ses tonu ile başladı anlatmaya. 


"Ne zaman olduğunu hatırlayamıyorum. Yaşam döngümüzün içinde pek de önemsemediğimiz bir zaman diliminde İrlandalı bir genç sürgün edildiği ülkesine kavuşmak için yanıp tutuşuyormuş." Hemen atlayıverdim "Neden sürgün edilmiş ki? Ne yapmış? Vatan haini miydi yoksa?" anneannem sürmeli gözlerini devirerek ciddi bir ses tonu ile "Dinleyecek misin evlat?" dedi. Hızlıca kafamı salladım yoksa vazgeçebilirdi ve ben bu ihtimali soğuk, sıkıcı İrlanda gününde göze alamazdım. Sözlerine büyük bir sükunet ile devam etti "Neden mi sürgün edilmiş? Neden olacak bizim olan viskiyi İsveç'e sattığı için." kardeşimle ben karnımızı tuta tuta gülmeye başladık  "Yok artık anneanne fırının sıcağı çarptı herhalde. Hahahah" anneannem arkasını döndü "Densiz! Fırının sıcağı ne çarpacakmış beni? O vakit çıkın mutfağımdan." dedi. Kardeşimle ikimiz birbirimize baktık ve sonra aynı anda "Asla!" dedik anneannem hem halimize gülüyor hem de keki fırına koyuyordu sonra hemen arkasını döndü  parmaklarını piyano çalar gibi oynattı ve "Aha! Sonra ne mi oldu dersiniz gerçekler ortaya çıkarıldı." ben duramadım "Anneanne en başından, detaylı daha güzel olur sanki." dedim. Anneannem haklı olduğumu düşünerek heyecanla anlatmaya başladı "Genç, çalıştığı viski fabrikasında işini tutku ile yapanlardanmış her gün işine gider, elinden geleni yapar düzenli maaşı ile karşılığını alırmış ama bir hırsı varmış ki sormayın. Gözü hep patronun üstündeymiş patron fabrikadan ayrılınca onun koltuğuna oturur hayaller kurarmış. Bir gün onunda bu koltukta olacağına inanırmış oysaki ne demiş Voltaire ''Hırs,bir sandalın yelkenini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi olduğu yerde tutar.'' kaşlarımı kaldırdım başımı hafifçe sallayarak ''Yaa ne güzel demiş. Peki o İrlandalı genç hangisini seçmiş?'' anneannem sorumu beğendiğini belirten bir tavırla parmağını şıklattı bir yandan da fırına koyduğu havuçlu kekin derecesine meşhur tarif kitabından bakıyordu ''O genç olduğu yerde durmayı seçmiş fakat şimdilik.'' yanda duran bardağa dudak payı su koydu sonra onu içti ve bir denli iç çekerek yeniden devam etti ''Bir gün genç işe gitmeye hazırlanırken annesi fenalık geçirmiş kadının yaşı epeyce de varmış. Gencin ise annesini emanet edebileceği kimsesi yokmuş bu nedenle bir günlüğüne işe gitmemiş yalnızca bir günlüğüne. O fabrikaya girdiğinden beri işini, gücünü aksatmayan biriymiş çok emeği varmış fakat işe bakın ki o gün fabrikaya müfettişin gelesi tutmuş. Gencin yapması gereken bir sorumluluğu daha varmış ki evrakları sabahın erken vaktinde patrona teslim etmek. Peki etti mi dersiniz? Elbette hayır. O gün annesini kaybetmiş bir şekilde eve dönmüş üzüntüden işiyle ilgili her şeyi unutmuş annesinin cenaze işlemleri ile ilgilenmiş filan derken aklına işi gelmiş. Kimseye haber de verememişti. Ama dert etmemiş çünkü anlayışla karşılanacağını düşünüyormuş.'' anneannem kendi yorumunu kattı ''Saf oğlan!'' gülüştük. "Ertesi gün işe gitti ama kovulmuştu. Sonra gözünü bir hırs kaplayıverdi bir gün fabrikaya gizlice girmiş ve bütün evrakları çalıp İsveç ajanı bir arkadaşına satmış. Sonra da bu diyarlardan sürgün edilmiş. Son." o kadar saçma geliyordu ki kulağa inanmamakla yetinecekken kardeşim soru sordu ''Adı neymiş peki bu adamın?'' anneannem tavanda yazıyormuş gibi tavana baktı baktı ''Hatırladım! John Tales.'' sonra dayanamayıp ben sordum ''Peki ne zaman geri döndü?'' anneannem pişen havuçlu keki tabağa koyup önümüze verdi ve dedi ki ''Kırmızı kar yağınca...''

O zaman bu dediğini anlamamıştım ama şimdi daha iyi anlıyorum.
John Tales bir daha hiç geri dönmedi.

3. Hafta Kelime Oyunu Etkinliği Kelimeleri 

*Zambak *Hayal *Diyar *Özgürlük *Dilek 

Benim seçtiğim kelimeler ise bunlar. Haftaya görüşmek dileğimle :) Kolay gelsin. 

3 Ara 2020

Turgut Reis / Kelime Oyunu

 DENIZ,KAYIKÇI,DEDE,SİMİTÇİ,ARABA 


Güneş yeni yeni batmaya başlamış,ben küçük bir taburenin üstünde oturuyor uzaklara dalmış aklımdan geçenleri düşünüyordum birden bir el uzandı arkamı döndüm "Baba. Hoş geldin." babam başını hafifçe salladı "Hoş buldum hoş bulmasına da... Nerelere dalmış benim güzel kızım?" yaptığım,hissettiğim şeyleri ister istemez dışa vuran,belli eden bir insanımdır o anda da bunu yaşıyorduk. "Hiiç... Öyle teknelere bakıp güneşe doğru nasıl kaybolduklarını seyrediyorum." teknelere uzun uzun baktı sonra yoldan geçen simitçiye bakıp arabasına doğru yürüdü "Ustam! İki simit,iki çay verebilir misin?" babam bir şey anlatacağı zaman yiyecek,içecek ister bir denli iç çekerdi. "Teşekkürler eline sağlık... al bakalım" simit ve çaylar gelmişti, Simitçiye teşekkür edip parasını verdikten sonra bana döndü "Sana bir kayıkçı hikayesi anlatayım mı?" başımı hızlıca salladım "Öyleyse dinle şimdi. Bir zamanlar bir balıkçı varmış. Hangi limana  kayığını yanaştırsa o liman berekete uğrar balıklar akın edermiş bir rivayet de odur ki yalnızca bu uğuru denizdeymiş. Normalde sakar,uğursuz bir adammış. Bu adam bir gün denize açılırken teknesinde yeşil bir şişe bulmuş. Açmış bakmış bir not evirmiş,çevirmiş sonra açmış okumaya başlamış." babam o sırada sesini kalınlaştırdı "Bu bir hazine ve sen buldun şimdi çöz bilmeceyi senin olsun." devam etti "Adam evirmiş, çevirmiş sonra ne yaptı dersin? Denize fırlatmış. Günler geçmiş bir tane daha bulmuş açmış,bakmış aynı not yine atmış sonra bir tane daha gelmiş en sonunda dayanamamış kırmış dümeni gitmiş hazine olduğu söylenen bilinmeyen diyara." sustu. Uzaklara daldı. 
Dayanamayıp sordum "Eee sonra ne olmuş?" "Sonrası meçhul kimse bilmiyor biri der ki alabora oldu kayığı,biri der ki gidemedi bile başına bir iş geldi." sonunun bilenemezlik ile bitmesi üzmüştü ama yinede sevdim "Peki adı neymiş kaptanın? Ne zaman olmuş bu olaylar?" gözleri dolu dolu baktı,eli ceketinin cebine gitti bir fotoğraf çıkardı "İsmi Turgut Reis." o an benim de gözlerim doldu ağzımdan şu sözler çıktı "Ama... Dedem." babam uzaklara daldı "Evet,kızım. Deden." dedem hakkında pek bir şey bilmesem de yine de o olduğunu anlamıştım.Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde ise "Sene 1970. İzmir, Foça. Turgut Reis" yazısını gördüm ve babama sarıldım. Akşam güneşini birlikte seyredaldık. Denizin güzelliği,İzmir Foça'da...


Sevgili Kırmızı Ruh'un  başlattığı bu etkinlik için teşekkür ederim. Gerçekten zevkliydi. Yazma şansını verdiği için Sevgili Deep'e de teşekkür ediyorum :) 

11 Kas 2020

Merhaba

Herkese merhaba Pek Değerli Okuyucular'ım. Siz hoş geldiniz, ben hoş buldum.Uzun ve keyifli bir blog yazarlığı yolculuğumuz olacağını düşünüyorum. Kendinize çok iyi bakın. 

"Şimdilik" hoşça kalın.👋🏻


Mustafa Kemal'in Askerleriyiz!

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür.  Fiziksel olarak aramızda bulunmuyor oluşu onun tamamen ebediyete intika...